- Lokomotif
Hâlâ saklarım.
Babam elinde sepeti, demiryolundan, işinden dönüyordu. Biz de patates tarlasından, işimizden... Biz: Annem, ben ve eşeğimiz.
Araba Yolu diye adlandırdığımız yoldaydık. Tarla yolu ile demiryolunun yolcuları olarak köye az bir mesafe kala nasıl olduysa bir araya geliverdik. Sanırım yolları kesişen bir bahçedeydik.
1970 yılıydı, henüz okula gitmiyordum. Patates tarlasından döndüğümüze göre mevsim yazdır. Böyle olmalıdır, çünkü o günkü konuşmalarımız, hatta birtakım fiillerimiz hep önümüzdeki mevsime yönelik idi. Önümüzdeki mevsim, sonbahar. Eylül gelecek, okullar açılacak.
Okullar açılmayacak, ben okula başlayacağım. Bu yüzden Araba Yolu’ndaki konuşmalarımız okul, okumak bahisleri üzerine. Tabii ki merkezde olan benim. Benim üzerimden hayatiyet kazanıyor cümleler. En can alıcı cümle ise bir soru anlamı taşıyordu ve yarın büyüyünce ne olacağım küçük bir testle belirleniyordu:
Bir an, babam göğüs cebinden çıkardığı çelik gövdeli tükenmez kalemini elime tutuşturuyor… Zor zapt ettiğim kalemin elimdeki duruşuna, parmaklarımla olan ünsiyetine bakıyor...
Hâlâ saklarım. Saklamam, her daim yanımda taşırım.
Babamınkisi bir güdüleme yöntemi. Şimdilerde PDR’ciler, pedagojik formaliteciler çırpınıp dursun…
“Öğretmen olacaksın!” diyor babam. İçime ukde, hayır köz düşürüyor. Değil, kendi ukdesini ruhuma devrediyor. Bir demiryolu işçisi olarak babam, kendince, kendi sosyal statüsünün bir üst konumunu bana hedef gösteriyor. Bu bir tespit olamaz, bir teklif, bir tavsiye, bir özlem. Reddi yok, ya olacaksın, ya olacaksın…
Babamın kalemi. Hâlâ taşırım.
Nereden nereye, 1970’te henüz ilkokula başlamamış bir çocuğun içine öğretmenlik ateşi düşüren bir baba ve onun kalemi…
Nereden nereye… Bu kalem, 1991’de, sekiz yıl süren eğitim fakültesi maceramı tamamladığımı mezuniyet belgesiyle kendisine ispat ettiğim günün gecesinde vefat eden babamdan bana kalan en önemli mirastır.
İnanılacak gibi değil, biliyorum. 1970’ten 1991’e. Babamın aynı kalemi.
Ve bu kalem ile birlikte babam, benim ilk öğretmenlerimden birisi, lokomotif bir kişi…
- Taşlı Yolun Taksisi
1970’lerin bütün mevsimleri siyah beyaz idi. Eylüller ise solgun, yani daha bir siyah beyaz.
İlkokulun birinci sınıfını babamın bir prensibi sebebiyle çift dikişle geçiyorum. Okuyacağım ya, sağlam olması gerekiyormuş dikiş. Birinci sınıftaki ilmekler sıkı olurmuş… Hem babam hem de öğretmenim, benim de rızamı alarak yapıyorlar bu işi…
Halil İbrahim Aksoy, Nasuh Perperek ve Sedat Tunç benim ilkokuldaki öğretmenlerim… Halil İbrahim Bey kendi köylümüz. Nasuh Bey’in memleketi Eskişehir diye aklımda kalmış, sebebi bizden sonra Eskişehir’e tayininin çıkmış olması. Sedat Bey ise Çanakkale Bayramiç’tendi ve bizim köyde en uzun süreli görev yapan oydu.
Nasuh Perperek ise bize öyle uzun süreli bir öğretmenlik yapmadı. Sadece bir yıl.
Ama bu kısa sayılacak zaman içinde, bende önemli izler, etkiler ve pek tabii, hatıralar bıraktı.
Sözgelimi, o bir yıllık süre içinde beni çok ağlattı Nasuh Bey. İlginç bir husus, herhangi bir konuda birkaç cümleyle dokunuverirdi. Ve ben ağlardım. Alıngan, üstelik gözü sulu biriydim.
Bir başka husus, Nasuh Bey’in pazardan gelen ekmeklerini ve gazetesini kendisine benim ulaştırmışlığımdır. Şehirle iletişim halinde olan tek kişi babamdı. Demiryolu işçisi babam, hemen her gün, istisnasız, Balıkesir’den gelen posta treninden teslim aldığı “akça ekmek”leri ve gazeteleri Nasuh ve Sedat Beyler için köye getirirdi. Ben de onları evlerine götürür, teslim ederdim. Bu getir götür işine bayılırdım. Şunun için: O yıllarda iyi ders çalışalım diye zaruretler hariç sokağa çıkmamıza mani olunurdu. Köy yerinde tutmayacak olsa da tatlı bir yasak… İşte ben bu ekmek teslimi geliş gidişleri sırasında sokağa çıkmış olur, fırsattan istifade, sokağın tadını çıkarırdım…
Nasuh Bey’in bende ve tahmin ediyorum o yıl okuttuğu bütün arkadaşlarımda bıraktığı en önemli iz Taşlı Yolu temizleme çalışmaları sırasındaki güdülemeleridir…
Taşlı Yol, Araba Yolu’na göre biraz daha kestirme bir yoldur. Bu yol, adını üzerindeki taşlardan alır. Aslında bir sel suları yatağı konumundaydı. İki dağın kesişim noktasında, derince bir vadide. Ancak yayaların kullanabileceği bir yol olarak da kullanılırdı. Hâlâ kullanılır…
Araba Yolu’nu ise arabalar kullanırdı. Arabalar yani iki öküzün çektiği kağnılar. Sonra sonra traktörler geçmeye başladı üzerinden. Bir de haftada, ayda bir köye uğrayan resmî, askerî arabalar…
İşte öğretmenimiz Nasuh Perperek bir yıl kaldığı köyümüzden ayrılırken bir yol efsanesi bıraktı bizlere.
Nasuh Bey, bu efsaneyi birkaç uygulama ile oluşturdu zihnimizde.
Taşlı Yol Efsenesi: Öğretmenimiz bizi arada bir gezi ve gözleme çıkarıyor, bu arada bir fırsatını bulup Taşlı Yol’un taşlarını temizletiyordu. Temizletme dediysem, o yığın yığın taşları kucaklayıp yahut sırtlayıp uzaklara götürdüğümüz sanılmasın. Taşları yolun kıyısına, ‘ak’ yahut ‘kara’ sıfatlarını başına eklediğimiz ‘peynar’ makiliklerinin aralarına atardık.
Diyeceksiniz ki bunun neresi efsane. Şurası: Nasuh Bey bizi güdülemek için esrarengiz bir cümle kurardı. Sadece bir cümle: “Gelecek yıl köye taksiyle geleceğim ve onu bu yolda süreceğim!”
Taksi, evet, 70’lerde büyük bir olay. Seneye bu yoldan köye çıkacak taksinin düşlerini kurar ve büyük bir zevkle işe sarılırdık.
Taksi, hayır, bu benim için bildiğimiz bir motorlu araç değildi. Bundan daha ötede, ulaşmamız için önerilmiş bir manevî hedef, ölümsüzlüğe ulaştıracak bir iksirdi.
Bunu böyle bildim ve bırakın taksiyi, ertesi yıl köyümüze kendisi dahi gelmeyen öğretmenim Nasuh Perperek’i yıllar boyu kendimde var ettim… Bugün, 44 yaşında, mesleğinde yarı yolu geçmiş bir öğretmenken olduğu gibi…
|